İMRANLI ŞEHİR PORTALI
''Kızılırmağın Doğduğu Kent''

Cogi Baba Türbesi

157

Sivas – İmranlı Cogi Baba’nın Kimliği Hakkında Bir Araştırma 

Aleviler tarihte pek çok acılar çektiler. İnançları nedeniyle pek çok saldırıya uğradılar, sayısız can yitirdiler. Yitirdiklerini yüreklerine gömdüler, geleceğe taşıdılar, ölümsüzleştirdiler. Şeyh Bedrettinleri, Pir Sultanları, Nesimileri ve daha nicelerini böyle taşıdılar geçmişten geleceğe. Bu kayıplarını hep isimleriyle yad ettiler. Zaman geldi, bir büyük acı daha yaşadılar, o acıda kaybettikleri canlarını, türkülerini bu kez isimleriyle değil o tarihle sırtladılar, geleceğe götürüyorlar.

2 Temmuz’da canlar “türkü” oldu, semaya dizildi. 2 Temmuz’larda türkülerin yakıldığı yerde olmadan duramayan aleviler bir süredir oradan bir başka yere “Cogi Baba”ya uğramadan dönemez oldular ocaklarına. Canlarının anısına “Cogi Baba”nın suyu başında türkü söyler oldular bir süredir. Mustafa Sarıgül’ün maddi katkılarıyla yükselen “COGİ BABA KÜLTÜR MERKEZİ ve CEMEVİ”nin yanıbaşında 2 Temmuz’un burukluğuyla canlarla bir arada olmanın mutluluğunu festivalleştirip gelenekselleştirdiler. Bu güzel etkinlik ilk kez 14 Temmuz 2005 tarihli Radikal Gazetesinde Celal Başlangıç’ın “Cogi Baba Can Veriyor” başlıklı yorum haberiyle Cogi Baba’nın ününü Anadolu’ya hatta yurt dışına taşıyıverdi. Celal Başlangıç bu haberinde “Cogi Baba kimdir” sorusuna da yanıt arıyordu.Kimi görsek, “Kim bu Cogi Baba? Ne zaman yaşamış? Nereden gelmiş? Ne yapmış?” gibi sorular soruyoruz. Ama doyurucu bir yanıt almak mümkün değil. Hatta biraz yaşlı olanlar, “Ne yapacaksınız kim olduğunu. İnanın yeter” diye kızıyor.

Böyle anlatıyor Celal Başlangıç tanık olduğu olayları. Kalemine, diline sağlık.

Anlatıyor da, omuzlarımıza da bir sorumluluk yükleyiveriyor. Soruyor, önüne gelene, “Cogi Baba kimdir” diye ve sorusu ortada kalıyor. Bu sorunun yanıtını vermek Cogi Baba”lılara düşer. Madem Cogi Baba köyü her yıl 2 Temmuz’da yakılan türkülerini yad eden Alevilere bir günlüğüne ev sahipliği yapacak, ve madem bu misafirlik Cogi Baba’nın hatırınadır, bu sorunun cevabı da verilmeli.

Celal Başlangıç “kimdir Cogi Baba” sorusuna aldığı bazı yanıtlara yer vermiş yazısında. Bazıları, Cogi Baba Horasan’dan gelen erenlerden biri. Soyu Sülale-i Ehlibeyt’e dayanır. 12 İmamların neslindendir” diyor. Rıfat Işık’a göre Cogi Baba adını bu yörede yaşayan Rumlar ve Ermeniler vermiş. Çok iyi kılıç kullanan, aynı zamanda filozof olan, adil bir yargıç olarak sorunları çözen, halkın derdine deva olan diye tanınıyor. Celal Başlangıç’ın yazısına bir internet forumunda şöyle bir itiraz geliyor. “Yazar, Cogi Baba’nın kim olduğunu kimsenin bilmediğini yazıyor. Oysa …İmranlı ve Köyleri Kültür Dayanışma Derneği yöneticilerine sorsaydı Cogi Baba’nın kim olduğunu öğrenirdi. Cogi Baba’nın asıl adının Kasım Cogi olduğunu, “Bir gazete haberi ve bir eleştiri yorumda Cogi Baba’nın kimliğine ilişkin üç farklı anlatım çıkıyor karşımıza. Bazıları, “Cogi Baba Horasan’dan gelen erenlerden biri. Soyu Sülale-i Ehlibeyt’e dayanır. 12 İmamların neslindendir” diyor. Kimi “Cogi Baba adını bu yörede yaşayan Rumlar ve Ermeniler vermiş. Çok iyi kılıç kullanan, aynı zamanda filozof olan, adil bir yargıç olarak sorunları çözen, halkın derdine deva olan diye tanınıyor,” diyor. Kimi ise “Cogi Baba’nın asıl adının Kasım Cogi olduğunu, bir özgürlük savaşçısı olduğunu” söylüyor.

Burada “Kasım Cogi” adını aklımızda tutarak irdelemelerimizi sürdürüyoruz. Her üç anlatım da kendi içlerinde doğruları ve yanlışları barındırıyor. Cogi Baba’nın kimliği hakkında ilk detaylı inceleme denemesini köyümüzün büyüklerinden Sn. Hüseyin Özten Yünören Köyü İncelemesi adlı kitabında yapmıştır. Özten Kitabında yazılı bir kaynak bulunmadığını, belirtmiş, anlatımlar, varsayımlar ve rivayetlerin ortak noktalarına dayanarak gerçeğe yakın bir sonuca ulaşmanın mümkün olduğu düşüncesiyle hareket etmiş ve rivayet ve anlatımlardan üç tanesini ele alınmaya değer bulmuştur. Hüseyin Özten’in anlatımları, kitabından naklen internet sayfalarında yaygın olarak yer aldığından burada ayrıntıları üzerinde durmayacağız. Ancak kendilerinin Seyyid el Kirzi hakkındaki bahsi yazımız açısından önem taşımaktadır. Hüseyin Özten, Cogi Baba’nın Erzincan’ın İliç ilçesinde bulunan Seyyid el Kirzi türbesinde seceresi bulunduğu yönündeki duyumlar üzerine yaptığı araştırmada bunu doğrulayacak belgeye ulaşamadığını anlatmaktadır. Konuyla ilgili olarak İliç Kaymakamlığının resmi internet sayfasında yer alan şu bilgiler Hüseyin Özten’in açıklamalarıyla önemli ölçüde örtüşmektedir. Bu bilgilerden secerenin varlığının resmi olarak kabul gördüğünü anlıyoruz. (Burada yer alan tarihlere ilişkin Bilgilerle yukarıda ismi telafuz edilen Kasım Cogi hakkında Fuat Köprülü’nün kitabında karşılaştığımız ve aşağıda ayrıntılı olarak açıklayacağımız tarihlerin aynı döneme denk gelmesi Hüseyin Özten’in anlatımlarının doğruluğunun bir kalemde yadsınamayacağını ortaya koymaktadır.)

Kaymakamlığın internet sayfasında Seyyid Seyh Hasan El Kirzi’nin Hayatı şöyle anlatılmaktadır. Sultan Alparslan’ın Malazgirt Zaferinden (1071) sonra Anadolu içlerine Doğu ve Güneydoğu İslam Aleminden Anadolumuzu İslamlaştırmak Bizansı buralardan temizlemek için Horasan, İrak, İran,Türkistan ve Buharadan birçok veli Dervişler bir kısım şehir ve uç beylere kadar gelip yerleşip faaliyetlerini buralarda sürdürmüşlerdir. Bu şeyh ve velilerden biriside Balkaya (Kirzi) köyünde meftum bulunan Seyyid Seyh Hasan El Kirzi dir.Horosan Bölgesinden Kemah’a gelmiştir.Burada yerleştikten bir müddet sonra Kemahın ileri gelenleri ve Devlet Yetkililerinin huzurlarında kendi mezhebini isbat edip Peygamberler sülalesinden (Ehli Beyt’ten) geldiğini ve Hz.Hüseyinin 27’nci torunu olduğunu kanıtlamıştır. Kemahın ileri gelen devlet yetkilileri Şeyh Hasan’ın Elhi Beyt neslinden geldiğini ve Büyük Bir Veli (Allah Dostu) olduğunu anladıktan sonra bu Zatı Kirzi Kariyesi (Balkaya Köyü) ne göndermişlerdir. Ayrıca Seyyit Şeyh Hasan El Kirzi bu topraklara gelirken Kemah’taki devlet yetkilileri tarafından bu toprakların her türlü tasarrufunun kendisine verildiğini 850 yıllık seceresi (Soy Kütüğünden) anlıyoruz. Bu bilgiler yazımızın ilerleyen bölümlerde başka kaynaklardan aktaracağımız bilgilerin mantıksal olarak bütünleşmesine katkı sağlamaktadır.

Hüseyin Özten Cogi Baba’nın kimliğiyle ilgili iki farklı bakış açısına işaret ettiğini düşündürten, Köyün büyüklerinden Hüseyin Korkmaz’dan naklen şöyle bir olay anlatmaktadır.

“1930’lu yıllarda Mahmut Demir’in evindeyken Karacaören Nahiye Müdürü geldi. Cogi Baba hakkında bilgi istedi. Mahmut Demir, Sabeye bakmakla görevli ailenin Avşar köyünde şıhlar olarak anıldığını, onlardan bilgi alınabileceğini anlattı. Müdür bu ailenin büyüğü olan Şıh Hüseyin’i acele getirtti. Sert ve kırıcı davranan müdür karşısında Şıh Hüseyin’in bocalayarak Cogi Baba’nın 11. imam Hasan ül Askeri’nin torunu olduğunu ve kendilerinin Cogi Baba’nın soyundan olduklarını anlattı. Müdür, soyağacı, şecere gibi birşeyler istedi. Şıh, Hacı Bektaş dergahından onaylı bir belge gösterdi. Belge, Şıh ailesinin Cogi Baba türbesinin hizmet ve korumasını yapmakla görevlendiriliğine ilişkin bir icazetname idi. Müdür bunun Cogi Baba’yı tanıtan bir belge olmadığını, halkı kandırıp sömürmek için uydurulmuş bir belge olduğunu sert ve kırıcı bir üslupla söyleyip hakaret etti. O yıllar tekke, zaviye ve türbelerin kapatıldğı ve ziyaretgahların yasaklandığı yıllardı. “

Gerçekten de Avşar Köyünden Şıh ailesinin elinde böyle bir belge bulunduğu söylentisi yaygın olmakla birlikte bugüne kadar bu belgenin kendisini görmeyi, mahiyetini öğrenmeyi başaramadık.

Hüseyin Özten’in Kitabıyla aynı günlerde Cumhuriyet Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisinin Haziran 2003 tarihli VII. Cildinin 1. Sayısında Doçent Dr. Ahmet Gökbel İmzalı “İmranlı’nın İnanç Coğrafyası Ve İlçedeki Ziyaret Yerleri İle İlgili İnanç Ve Uygulamalar” başlıklı inceleme yazısı yayınlanmıştır. Bu yazıda Cogi Baba ve Cogi Baba Çeşmesi hakkında şu bilgilere yer verilmektedir.

Cogi Baba: Avşar Köyü sınırları içinde yer alan Cogi BabaTürbesi, konum itibariyle köyün güney batısında bulunur. Türbe içinde Cogi Baba’ya ait olduğu belirtilen bir mezar vardır. Ayrıca türbe içerisinde duvarda asılmış bir Kuran-ı Kerim, On İki İmama ve Hz. Ali’ye ait olduğu söylenen resimler bulunmaktadır.

Edindiğimiz bilgiler ve gözlemlerimiz, türbenin çevrede herkes tarafından bilindiği ve yoğun bir ziyaretçi akınına uğradığını göstermektedir. Cogi Baba’nın hayatı hakkında o çevredeki insanların anlattıklarından başka kesin bir bilgiye ulaşmamız mümkün olmadı. Bölgedeki insanların anlattıklarına göre, Coğ Baba ya da Cuva Baba diye de bilinen Cogi Baba, Horasan erenlerinden aynı zamanda Battal Gazi’nin askerlerinden olan kahraman bir erdir. Burada Ermenilerle yapılan bir savaşta şehit olduğuna ve bugünkü türbenin bulunduğu yere gömüldüğüne inanılmaktadır. Ayrıca Cogi Baba’nın, Abbasiler zamanında yaşanan fetih hareketleri sebebiyle bu bölgeye gelip burada şehit olduğunu söyleyenler de vardır.

Cogi Baba’nın, Zara’nın manevi mimarı ve koruyucusu olarak kabul edilen Şeyh Merzubân Veli hazretleri gibi Sülâle-i Resul’den olduğu şeklinde de rivayetler vardır. Zira Osmanlılar döneminde Seyyid olanlara, sancak verilmesi âdettendi. Bu nedenle Osmanlı Devleti, Cogi Baba’nın torunlarına, ellerindeki şecereye binaen sancak verdiği ancak söz konusu sancağın daha sonra Şarkışla’nın Ağcakışla bucağına bağlı Alaman köyüne götürüldüğü ve şu anda elde mevcut olmadığı anlaşılmaktadır….”

Bu makalede Cogi Baba hakkında yöre insanından sorulmak suretiyle derlenen bilgiler bir araya getirilmiş olup Cogi Baba Türbesi ve Çeşmesi hakkında bilgilerin tamamı yöre insanının görüşleriyle uyuşmaktadır.

Cogi Baba pek çok yazı ve incelemenin konusu olmuştur.

Zara Haber adlı kültür ve haber dergisinin “Zara’da Ziyaret Yerleri” Başlıklı yazısında Cogi Baba başlıklı bölümde şunları okuyoruz.

“Cuva ( Coği ) Baba Ziyareti : Bu türbe, bugün İmranlı ilçesi Karacaören bucağı sınırları içerisinde kalmasına rağmen, mevki itibarıyla Karasırt köylerine, Kömüşlük, Kızılkale, Girit’e çok yakındır. Bu bakımdan Zaralı köylüler tarafından da ziyaret edilir. Cuva Baba, köy muhtarı Halil Şenol’un ifadesiyle Horasan’dan gelmiştir. Şeyh Merzuban Veli gibi Sülale-i Resuldendir. Zira “seyyid” olanlara Osmanlılar döneminde “sancak” verilmesi adettir. Ellerindeki “şecere”den dolayı Cuva Baba’nın bu köyden Şarkışla’nın Alman köyüne yerleşen torunlar olduğu sanılmaktadır.

Türbenin biraz aşağısında şifalı olduğuna inanılan soğuk bir su çıkar. Çevre köylerden türbeye her mevsimde çok sayıda ziyaretçi gelir. Adak kurbanları kesilir, yemek pişirilir, köy halkına ve ziyaretçilere dağıtılır. Köylülerin söylediklerine göre, bir derdi veya hastalığı olanlar, çocuğu olmayanlar, özellikle felçli hastalar, türbeyi ziyaretten sonra Allah’ın, izni Seyyit Cuva Baba’nın himmetiyle şifa bulurlarmış”

Tarafımızdan yapılan araştırmalar sonucunda Cogi Baba adının geçtiği tarihi kıymeti olduğuna kanaat getirdiğimiz başkaca iki adet belgeye daha rastlanmıştır. Bunlar iki önemli Halk Ozanı’nın deyişleridir. Bunlardan birincisi Kul Himmet’tir.

Kul Himmet ve Kul Himmet Üstadım konusunda bugüne kadar en önemli çalışma, Türk folklorunun önde gelen isimlerinden İbrahim Aslanoğlu tarafından gerçekleştirilmiştir. Aslanoğlu, çalışmasında şiirleri mahlaslarına göre ayırmış, gerek şiirlerinden gerekse tarihi vesika ve derlemelere dayanarak bu isimler hakkında yorum ve değerlendirmeler yapmıştır.

Kul Himmet, XVI.-XVII. yüzyıllarda yaşamıştır. Mezarı, doğduğu yer olan Tokat’ın Almus ilçesinin Görümlü köyündedir. Köylüleri onu, Bektaşi tarikatinin Erdebil Tekkesi’ne bağlı Safeviye koluna bağlar. İnancından dolayı çileli bir hayat geçirmiş, zindana atılmıştır. Ölümüyle ilgili kesin bilgiler olmamakla beraber, uzun süre kaçak yaşayıp köyünde vefat ettiği tahmin edilmektedir.

Kul Himmet’in Arif Sağ tarafından ölümsüzleştirilen şu deyişini bilmeyen alevi yoktur.

Pir bugün bize geldi,
Gülleri taze geldi,
Önüsüre Kamber’i,
Ali Mürteza geldi.
La İlahe İllallah,
Hak La İlahe İllallah.

Kul Himmet Üstadım’ın pek çok yatırı ve ziyareti saydığı çok uzun bir şiiri bulunmaktadır. Bu şiirde Cogi Baba hakkında yazılmış bulunan bölümü şöyledir.

Kara Cöğü Gonca gülün harmanı,
Ahmet Dede okur aşkın fermanı,
Pire Dede yetmiş Derdin dermanı,
Karlık Baba peyik salmış erlere.

Onaltıncı, onyedinci yüzyılda yaşadığı sanılan büyük alevi ozanı Kul Himmet’in bu şiirinde Cogi Baba’dan bahsediliyor olması, Cogi Baba’nın günümüzden yaklaşık 400 yıl önce de bugünkü kadar ünlü bir şahsiyet olduğunu ortaya koymaktadır.

Cogi Baba adının deyişlerinde geçtiği ikinci Halk Ozanı Aşık Karaoğlan’dır. Cumhuriyet Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Öğretim Üyesi Yrd. Dç. Dr. Doğan Kaya tarafından kaleme alınan “Aşık Karaoğlan’ın Şiirlerinden Babalar” başlıklı makalesinden Aşık Karaoğlan hakkında şunları öğreniyoruz.

“XVIII. yüzyılın en büyük ozanlarındandır. 1690’de Zara’nın Akören köyünde doğmuştur. 1765 yılında Akören’de vefat etmiştir.

Daha ziyade yaşadığı coğrafyada ün kazanan Karaoğlan’ın anlatımı duru ve sadedir. Şiirlerinde Anadolu Türkçe’sini nakış nakış işlemiştir. Dili o kadar sadedir ki, şiirlerini okuyanlar onu günümüz şairlerinden birisi sayar. Karaoğlan sürgüne gönderilenler arasındadır ve Tokat’ta sürgün edilmiştir. Bu yüzdendir ki, kimi zaman Karacaoğlan’daki sevgi derinliğini, kimi zaman Dadaloğlu’ndaki coşkuyu, Seyranî’deki pervasızlığı, Ruhsatî’deki Anadolu insanının tabiiliğini ve saflığını, kimi zaman da Yunus’taki inancın güzelliğini ve zenginliğini yakalamıştır. Pek çok şiiri tespit edilemediği için kaybolmuştur. Elimizde üç yüz kadar şiiri mevcuttur. Bunların orijinali Eymir köyünden Molla Hasan’da idi. Vefatından sonra çocuklarının eline geçmiş ve onlar da Almanya’ya gitmişler. Şiirleri Molla Hasan, Latin alfabesine aktarmıştır. Mevcut şiirleriyle dahi hak ettiği dereceyi alacağına inanıyoruz. Şiirleri yaşadığı zamanı aktarması yönünden bir bakıma belge hüviyetindedir.“

Yazar Doğan Kaya, şiirlerde adı geçen tüm babalar hakkında tek tek bilgi verirken Cogi Baba hakkında „Karacaören civarında yatmaktadır“ şeklindeki açıklamayı yapmaktadır.

İçinde Cogi Baba (Cuva Baba) adının da geçtiği bu uzun şiirin konumuzla ilgili bölümünü aşağıya alıyoruz.

Erenlerin sözü gerçek
Ab-ı hayat doldur içek
Derdime çare pir köçek
Cuva Baba derman eyle

Şeyh Merzuban, Seyit Cuva pirimiz
Adem Veli, Hasan Baba dürümüz
Pir Köçek’tir esrarımız sırrımız
Gönüller sultanı Bahattin Veli

Aşık Karaoğlan’ın şiirlerinde Cogi Baba’nın adı iki yerde geçmektedir. Bunlardan birinde Cogi Baba’nın adı Zaranın Manevi Kurucusu olan, inanışa göre Sülale-i Resul’den olan Horasan Ereni Şeyh Merzuban’ın adı ile bir arada zikredilmektedir. Bu dörtlükte Cogi Baba’nın “seyit” olduğu da vurgulanmıştır.

İkinci bahiste ise “Erenlerin sözü gerçek, Ab-ı hayat doldur içek” şeklinde bir beyitin devamında Cogi Baba adına yer verilmiştir. Bu beyitte geçen “ab-ı hayat” Cogi Baba çeşmesi akla geldiğinde coğrafi ve tarihi bilgilerimizi çarpıcı bir şekilde teyit etmiş olmaktadır.

Cogi Köyünden Sabit Yılmaz’ın tespit ettiği ve tarafımıza ilettiği bir bilgi de İsmet Miroğlu’nun kaleme almış bulunduğu “Kemah Sancağı Tarihi” adlı kitabın 82. sayfasında karşımıza çıkmaktadır. İmranlı’nın hemen tüm köylerinin Osmanlı kayıtları üzerinden tarihçelerinin özetlendiği bu kitapta adı “Çoğu” şeklinde ifade edilmiş bulunan köyün “Cogi” köyü olduğu anlaşılmaktadır. Yani Cogi köyünün bundan 485 yıl önceki adının da bugün bilinen “Cogi” adıyla aynı olduğu İsmet Miroğlu’nun çok büyük emek sonucunda ortaya koyduğu bu eserinden kuşku götürmez biçimde anlaşılmaktadır. İsmet Miroğlu’nun bu çalışmasında köyün nüfusunun 1530’da üç türbedar, 1568’de 6 hane, 6 evlenmemiş erkek, yine 1591 yılında 6 hane ve 6 evlenmemiş erkek olduğunu öğreniyoruz.

Bu vesikanın işaret ettiği tarihten önceki 400 yılı aşkın dönemde hiçbir kaynakta Cogi adıyla karşılaşmıyoruz. Yukarıda aklımızda tutmak için altını çizdiğimiz “Kasım Cogi” adının izini sürdüğümüzde, bu isimle Fuat Köprülü tarafından kaleme alınan İlk Türk Mutasavvıfları adlı kitabın (Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar – M. Fuad Köprülü – Akçağ Yayınları 2003) Ahmet Yesevi’nin hayatının anlatıldığı bölümde karşılaşıyoruz.

Fuat Köprülü’nün kitabında Kasım Cogi hakkında aşağıda ayrıntılarına yer vereceğimiz bilgilerin var olduğunu eski Diyanet İşleri Başkanı Süleyman Ateş’in Vatan Gazetesinde 2.11.2004 tarihinde yayınlanan “Makam Sahibi Bir İmam” başlıklı makalesinden öğrendik. Bu makalede Cogi adı tıpkı köyümüzün adı gibi C O G İ şeklinde türkçeye çevrilmiştir. Cogi sözcüğünün bu şekilde Süleyman Ateş gibi eski yazı konusundaki bilgisi tartışma götürmez bir bilim adamı tarafından ortaya atılmış olması buradaki görüşleri kaleme alma cesaretimizi artırmıştır.

Ağdalı bir dille kaleme alınan kitaptaki satırlarda Kasım Cogi hakkında şu bilgileri ediniyoruz.

Türk Tasavvufunun kurucusu kabul edilen Ahmed Yesevi Hoca Yusuf Hemedani adlı kişinin üçüncü halifesidir. Ahmed Yesevi gibi Cogi adının geçtiği metni kaleme almış bulunan Abdülhalık Gucduvani de Yusuf Hemedani’nin dördüncü halifesidir.

504 Ramazanının on birinci Çarşamba (25 Mart 1110) günü Sultan Sencer Semerkand’de bulunan Kasım Cogi’ye bir mektup göndererek Şeyh Yusuf Hemedani hakkında bilgi ve duygularını bildirdikten sonra, tekkenin dervişleri için 50.000 altın gönderiyor ve Allah’ın gösterdiği doğru yoldan ayrılmayan bu büyük şeyhin hayat tarzını bildirmelerini ve şeyhten kendisi için Fatiha niyaz etmelerini ilave ediyor.

Şeyh Yusuf bu esnada müridleriyle görüşmek üzere Hoca Abdullah Berki’nin hücresine gelmiştir. Hoca Hasan Endaki, Hoca Ahmet Yesevi, Hoca Abdü’l-Halık Gucduvani ve daha başkaları hep orada hazırdırlar.

(Cogi’nin) Müritleri Sultan Sencer’in arzusunu bildirdiler, o da onun işi için bir Fatiha okumuştur..

Sonra Sultan Sencer’e gönderecek yanılgıdan ve hatadan başka bir fiili olmadığını söylemiştir.

(Kasım Cogi’nin) dervişlerinin ricası üzerine “Şer’i Nebevi’ye uygun bizde ne gördünüzse yazınız” demiştir. Bu müsaadeye dayanarak dervişler onun yaşantısını yazıp Sultan Sencer’e (Büyük Selçuklu Hükümdarı) gönderdiler.

Daha hayatında Abdü’l-Halık Gucduvani ondan halifelerini sormuş, ve şu cevabı almıştı.

“Benim halifem Hoca Abdullah Berki olacak, ondan sonra Hoca Hasan Endaki, ondan sonra da Ahmed Yesevi olacaktır. Hilafet nöbeti Ahmed Yesevi’ye erişince, Türkistan Vilayetine sefer edecek ve halife sen olacaksın.”

Gerçekten de öyle oldu. Vefat edeceği gün, arkasını miraba verdi, ashabına su ısıtmalarını emretti, sonra yüzünü dört halifesine ve orada hazır bulunanlara dönerek “Makamınızda Abdullah Berki’yi bıraktık, ona uyunuz, karşı gelmeyiniz. Sultan Sencer için (Kasım Cogi’nin dervişleri aracılığıyla) yazdığımız adabı müridlere ve ashabınıza söyleyiniz” dedi ve Ahmed Yesevi’ye dönerek Sure’i Fatır’ı, Yasin Suresini, Ve’n-Nazi’at suresini okumasını emretti. Hatm bitince, bir feryattır koptu, …

Devrinde büyük şöhret kazanan Yusuf Hemedani gözlerini kapadığı zaman, onun geniş şöhretinden bir çok şeyler halifelerine de geçmiş, onlar da az zamanda büyük bir ün kazanmışlardı.

Anlatımdan çıkan özet sonuca göre, Büyük Selçuklu Hükümdarı Sultan Sencer’in Kasım Cogi’yi,Türk Tasavvufunun Kurucusu Ahmed Yesevi’nin Selefi olan Hoca Yusuf Hemedani hakkında kendisine bilgi getirmek üzere görevlendirecek kadar kendisine güven duyduğu bir kişilik konumunda karşımıza çıkarmaktadır. Çok iyi bilinmektedir ki, Hacı Bektaşı Veli başta olmak üzere Türk tasavvufunun kökleri Ahmet Yesevi’ye uzanmaktadır. Selçuklu Sultanı Sencer Ahmet Yesevi’nin selefi Yusuf Hemedani hakkında güvenilir bilgileri Kasım Cogi’den istemekte, kendisine bu amaçla görev vermekte, bu görevlendirmenin nedeninin Kasım Cogi’nin şahsına duyulan sonsuz saygı ve güven olduğu mektupta vurgulanmaktadır. Kasım Cogi’nin bu saygınlığının ve güvenilirliğinin Yusuf Hemedani nezdinde de geçerli olduğu anlaşılmaktadır.

Yine Sultan Sencer’in Kasım Cogi’ye tekkenin ihtiyaçlarının karşılanması için ellibin altın gönderdiği anlaşılmaktadır. Bunun o günün koşullarında çok büyük parasal destek anlamına geldiği anlaşılmaktadır. Bu da Kasım Cogi’nin büyük maddi destek gerektiren geniş bir müritler topluluğuna sahip olduğunu ortaya koymaktadır.

Kasım Cogi’nin Sultan Sencer’in arzusu doğrultusunda Müritlerini Yusuf Hemedani’nin yaşayışını tespit ederek rapor etmek için görevlendirdiği, bu müritlerin de Yusuf Hemedani ve orada bulunanlar tarafından büyük saygıyla karşılandıkları anlaşılmaktadır.

Fuat Köprülü, kitabının dipnotunda tarihte Cogi adının ilk kez geçtiği Hoca Abdü’l-Halık Gucduvani, Makamat-ı Yusuf Hemedani ünvanlı risalesi adındaki bu eserle ilgili olarak verdiği bilgileri özetleyerek günümüz Türkçesine çevirdiğimizde şu bilgileri ediniyoruz.

Fuat Köprülü’nün anlatımlarına göre, risale, “Tibyan’ı-vesail” adındaki bir kitabın üçüncü cildinin sonunda eklenmiş farsça bir yapıttır. Fuat Köprülü bu yapıtın eski bir nüshasını elde edememiştir. Es’ad Efendi Kütüphanesinde kayıtlı risaleleri görememiştir. Eldeki risalenin hayal mahsulü mü, yoksa tarihi değerde bir belge mi olduğunu anlamak için layıkıyla incelemiştir. Bazı yönlerden risalenin verdiği bilgilerle başka kaynaklar arasında çelişki bulunduğunu belirlemiştir. Örneğin Yusuf Hemedani’nin sülalesinin hayali olarak İmam Azam’a çıkarılmış olduğunu ifade etmektedir. Doğum tarihinin de yanlış olduğunu açıklamaktadır. Bunların yanında otuz iki kere hac ettiği, onbin hatım indirdiği gibi abartmalar da mevcut olmakla birlikte Fuat Köprülü bunları Şeyhine inanan bir mürid için olağan görmektedir. Risalenin varlığından kuşkuya düşüren bu gibi birkaç şeyin asırlar boyunca herhangi bir mürit tarafından eklenmiş olabileceğini belirtmektedir. Fuat Köprülü, Risalede Abdulhalık Gucduvani’nin bizzat kendi hakkındaki anlatımları ve Yusuf Hemedani’nin halife, adet ve tabiatları hakkında verdiği bilgilerin diğer kaynaklarla tamamiyle uyuşmakta olduğunu ve onları harikulade bir şekilde tamamladığını belirtmektedir. Fuat Köprülü Risalenin Abdulhalık Gucduvani tarafından yazıldığına ancak eldeki nüshanın muhtelif müstensiplerin elinden geçe geçe bozulup bazı değişikliklere uğradığına hükmetmekte, bu Risalenin başka pek çok yapıta kaynaklık etmiş olmasını bu görüşünün teyidi olarak ortaya koymaktadır.

Cogi Baba’nın asıl adı olarak makalemizden önce başkalarınca ifade edile “Kasım Cogi” hakkında bulabildiğimiz ve Fuat Köprülü gibi bir büyük tarihçinin imzasını taşıyan bu eser dışında başkaca herhangi bir kaynakta “Cogi” adına (konu hakkında bizden önce araştırma yapan kişiler gibi tarafımızdan da) tesadüf edilmemiştir.

Esasen Cogi Baba hakkında araştırma yapan hemen herkesin hiçbir yazılı belgede “Cogi” adına rastlamamış olması, yukarıda aktarılan metinde adı geçen “Kasım Cogi” ile bu makaleye konu “Cogi Baba”nın aynı kişiler olması ihtimalini son derecede güçlendirmektedir.

Makalemizin yukarıdaki kısımlarında irdelediğimiz bir iki küçük istisna dışında Türkiye’de bugüne kadar yazılmış hiçbir araştırma, inceleme, tarih, edebiyat vb. konulu yapıtta “Cogi” adının geçmemiş olması, bu adın sadece “Cogi Baba” türbesinde, Cogi Baba Çeşmesinde ve de Sadece Fuat Köprülü’nün yukarıda bahsi geçen kitabında “Kasım Cogi” şeklinde ifade edilmiş olması, Cogi Baba ile Kasım Cogi’nin aynı kişiler olması dışındaki ihtimalleri zayıflatmaktadır.

Araştırmamızda buraya kadar aktardığımız kaynaklarda yer alan pek çok bilgi de bu tespiti destekler yöndedir.

Fuat Köprülü’nün kitabından aktardığımız bilgiler, Sultan Sencer tarafından Yusuf Hemedani hakkında bilgi toplamak üzere 1110 yılında görevlendirdiği anlaşılan Kasım Cogi’nin miladi 1050 –1150 yılları arasındaki bir dönemde yaşamış olabileceğini göstermektedir.

Hüseyin Özten’in Yünören Köyü İncelemesi adlı kitabında bahsedilen Şeyh Hasan Kirzi’nin türbedarlarının 850 yıllık soy kütüklerinin bulunduğu yönünde İliç Kaymakamlığının internet sayfasında yer alan bilgi bizi Kasım Cogi’nin yaşamış olabileceği yıllara götürmektedir. Günümüzden 850 yıl öncesine gidildiğinde Kasım Cogi’nin yaşamış olabileceği 1150’li yıllara ulaşılıyor olması yöre insanının Cogi Baba ile Şeyh Hasan Kirzi’nin yakınlıklarına ilişkin inanışlarının da teyidi gibidir.

Yine bütün anlatımlarda Cogi Baba’nın Horasan kökenine işaret edilmesi, bugün İran sınırları içinde bulunan (Kasım Cogi’nin 1110 yılında bulunduğu) Semerkand ile Horasan’ın birbirlerine ne kadar yakın kentler olduğu dikkate alındığında bu bilgilerin doğruluğu daha da güçlenmektedir.

Bu yıllarda Horasan’dan Cogi Baba’nın türbesinin bulunduğu yöreye pek çok mutasavvıfın gidip geldikleri de gerçektir.

Fuat Köprülü’nün kitabına konu risaleyi kaleme almış bulunan Abdülhalık Gucduvani’nin esasen Malatyalı olması (Ahmet Şafak – Bir Veli – Hace Abdulhalık Gucduvani – Beyan Dergisi) da bu tespitimizi güçlendirmektedir. Yani aynı dönemde yaşamış bulunan Abdülhalık Gucduvani nasıl ki Malatya yöresinden Horasan yöresine gitmiştir, aynı şekilde Kasım Cogi de bu bölgeden bugün Cogi Baba türbesinin bulunduğu yere gelmiş olmalıdır.

Yukarıdaki anlatımlarda adı geçen Zara ilçesinin kurucusu sayılan Horasan kökenli olduğuna inanılan Şeyh Merzuban ile Cogi Baba arasında yöre insanınca varlığına inanılan yakınlık da bütün bu ihtimalleri kuvvetlendirecek yöndedir.

Hüseyin Özten Yünören Köyü İncelemesi adlı kitabında Cogi Baba Türbesinin yöre insanı arasındaki diğer adının “sabe” olduğunu, bunun “sahabe” anlamına geldiğini, bunun da Cogi Baba’nın Peygamber’in devrinde yaşamış, Peygamber’i tanımış biri olduğuna işaret ettiğini ifade etmektedir. Kasım Cogi’nin 1100’lü yıllarda yaşadığı anlaşıldığına göre, kendisinin bizzat Sahabe’den olmadığı ancak Sahabe’den olan kimselerin soyundan olabileceği akla gelmektedir.

Yine Ahmet Gökbel, yukarıda aktardığımız makalesinde; Cogi Baba’nın, Zara’nın manevi mimarı ve koruyucusu olarak kabul edilen Şeyh Merzubân Veli hazretleri gibi Sülâle-i Resul’den olduğu şeklinde de rivayetler bulunduğunu ifade etmektedir. Bu bilginin Cogi Baba Köyü Muhtarı Halil Şenol tarafından Zara Haber adlı dergiye ifade edilmiş olması bu inanışın yöre insanı içinde yaygın olduğunu göstermektedir.

Dedelerin en önemli özelliği seyyit olmalarıdır. Yani soylarının mutlaka 12 imamlara ulaşması, buradan ve Ali ve Muhammet’te karar kılmasıdır. (Karaoğlan şiirlerinde Cogi Baba’nın “seyit” olduğu günümüzden yüzlerce yıl önce dile getirilmiş olmaktadır)

Cogi Baba türbesinin bir adının da Sahabe olması ve kendisinin Sülale-i Resul’den olduğu şeklindeki inanış ve bilgiler Alevi Dedelerin Peygamber Soyundan oldukları inanışıyla paralellik göstermektedir.

Peki, Horasan kökenli evliya ve dedelerin Arap Yarımadasında doğan, büyüyen ve orada yaşamı sona eren Hz. Muhammed ile aynı soydan gelmelerini nasıl açıklayacağız? Bu konuda da Alevi inanışının mantığı sağlam olan açıklamaları vardır.

Bilindiği gibi Peygamberin kızı Hz. Fatma Hz. Alinin eşidir. Hz. Ali ve Hz. Fatmanın çocukları Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin ikinci ve üçüncü imamlardır.

10 Ekim 680 (Hicri 10 Muharrem 61) Hazreti Hüseyin ve yanındakiler Yezid’in kuvvetleri tarafından katledildi. Bu olayda Hz. Hüseyin’in hasta olan oğlu İmam Zeynelabidin de öldürülmek istendiyse de bu başarılamadı.

Bu olayda, Türklerin Peygamber soyuna (ehlibeyt ve onun devamı sayılan seyit-dedeler) gösterdikleri sevgi ve saygının belki de başlangıç nedenlerinden birini oluşturan önemli bir destansı olay Dr. Haluk Nurbaki tarafından şöyle anlatılmaktadır.

Tasavvuf tarihinin özellikle Mevlevi tarihinin üzerinde önemle durduğu bu olayın (Kerbela) kısa öyküsü şudur. Kerbelada savaşın en şiddetli safhasında yedi Türk Savaşçısı gelip Hazreti Hüseyin’e Azerbaycana götürme önerisinde bulunurlar. Hazreti Hüseyin “kumandanınıza teşekkür ederim, ancak yardımınız bana değil, hasta oğlum Abidin’e olacaktır. Ben şehid olduğumda onu alıp götürün” dedi.

Acı olay meydana geldi ve Türkler Abidin Hazretlerini alıp götürdüler. Hazreti Abidin orada sağlığına kavuştu, Zeynel Abidin (ibadet edenlerin ziyneti) oldu. Medineye döndü ve “mana sırrı” ilk kez Türklere böylece Ehlibeyt’ten intikal etti. Bu sır sonradan tüm Horasan’a nüfuz edecek ve binlerce veli, galaksilerin coşkusu gibi islam dünyasına yayılacaktır. ..(Kızılbaş Türkler: Tarihi Oluşum ve Gelişimi Nihat Çetinkaya Kum Saati Yayınları S. 71)

Malazgirt zaferini takip eden yıllarda Anadolu’ya kesif bir göç başlamıştır. Sultan Melikşah, Türkistan, Horasan ve Irak’ı Acem’e yayılarak buralarda sık sık bir Selçuklu şehzadesinin etrafına toplanan ve isyanlara sebep olan Türkmen boylarına ve diğer Türk gruplarına yeni fethedilmiş olan Anadolu’yu yurt olarak vermiştir. Böylece Anadolu’ya büyük bir göç başlıyordu.

Ömer Lütfi Barkan, Kolonizatör Türk Dervişleri adlı makalesinde, Osmanlı İmparatorluğunun kuruluş hadisesinde bu dervişlerin oynadıkları önemli rolü şöyle açıklamaktadır:

“…Osmanlı İmparatorluğu teşekkül edeceği devirlerde Anadoluya doğru yapılmış olduğunu gördüğümüz bu derviş akını ve bu dervişlerin köylerde yerleşerek toprak işleri ve din porpagandası ile meşgul olmaları hareketi ve zamanın beylerinin bu gibi kolonizatör dervişlere bir takım muâfiyetler, haklar ve topraklar bahşetmek suretiyle onların kendi memleketilerine yerleşmelerini temine çalışmaları, Anadolu istilâ ve iskânları kadar eskidir…

Bir çok köylere ismini veren, elinin emeği ve alnının teriyle dağ başlarında yer açıp yerleşen, bağ ve bahçe yetiştiren dervişler ve daima garbe (batıya) doğru Türk akını ile beraber ilerliyen benzerlerini doğuran zâviyeler ve bu zâviyelerin harbe giden, siyasi nüfuzlarını Padişahların hizmetinde kullanan, zâviyelerinde padişahları kabul eden ve onlara nasihat veren şeyhler, bizim alâkamızı celb etmek için bir çok vasıflara haizdirler önemli etkileri vardı.”

Onaltıncı, onsekizinci yüzyıllarda belirttiğimiz yazınsal yapıtlarda (Kul Himmet, Karaoğlan şiirleri) karşımıza çıkan Cogi Baba çağdaş yazınsal yapıtlara da konu olmuş ve tarihteki yolculuğuna gelecek yüzyıllarda da devam edeceğini göstermiştir.

XasiorK Öykü Yarışması 2003 adlı yarışmada “İki Mavi Gün” isimli öyküsü birinciliğe değer görülen Cengiz Çatalkaya’nın bu güzel yapıtında masalsı, şiirsel ve destansı bir dille Cogi Baba hakkında yazılanlar gelecek binyıllarda da bu ismin unutulmayacağını gösteriyor.

Sonuç:

Yazınsal ve bilimsel yapıtlarda Cogi Baba’nın izini sürdüğümüzde tesadüf ettiğimiz bilgiler yukarıda açıklanmıştır. Bu anlatımlarda geçen “COGİ” adının köyümüze adını veren “Ulu Ermiş” olduğu kesindir. Cogi Baba 16. ve 17 yüzyıllarda halk ozanlarının deyişlerinde bugünkü ünüyle yer almıştır. Bu ün bir büyük evliyaya aittir. Köyümüzün adı olan Cogi’nin 1500’lü yılların başında da da resmi kayıtlarda mevcut olduğu tartışma götürmez. Cogi adına bundan daha önceki bir dönemde Hoca Ahmet Yesevi ile bir arada zikredilir şekilde bir tarihsel belgede tesadüf edilmektedir. Bu belgede bahsi geçen Kasım Cogi, Hoca Ahmet Yesevi’nin selefi olan Yusuf Hemedani’nin denetlenmesi amacıyla Selçuklu Sultanı Sencer tarafından görevlendirilen ve dervişlerine harcaması için kendisine ellibin altın bağışlanan saygın ve güvenilir bir büyük kişidir. Bugün Cogi Baba türbesinin ve çeşmesinin aleviler arasında neredeyse Hacı Bektaş’ı Veli ile aynı şöhrete kavuşmaya başlaması Cogi Baba adının bu kadar köklü ve tarihsel bir geçmişe sahip olduğuna dair halk arasında sarsılması güç bir inancın varlığı ortaya koymaktadır ki bu olgu bu kişilerin aynı insanlar olması ihtimaline de kuvvet kazandırmaktadır. Ancak elbette mevcut belgeler bu kanaati kesin bir bilimsel gerçek olarak ortaya koymaya yetmemektedir. Dileriz bu makale bu yöndeki araştırmaların sonuca ulaşmasında küçük bir katkı olur.

Kaynak: Kenan IŞIK – 1963 Cogi Doğumlu.

Cevap bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Bu web sitesi deneyiminizi geliştirmek için çerezleri kullanır. Bununla iyi olduğunuzu varsayacağız, ancak isterseniz vazgeçebilirsiniz. Kabul etmek Mesajları Oku